BENİM ADIM ANNE

Selda,  zor geçen çocukluk ve gençlik döneminden sonra hiç bilmediği bir duygu içindeydi. Gönlünü verebileceği birini bulduğunu hissetmeye başlamıştı. Bu durum onu tarifsiz mutlu düşlere sevk eder, tatlı tatlı hayallere dalıp yüreğinde ferahlatıcı hoş coşkular yaşamasını sağlardı.  Gönlündeki o kişi, aklına geldiğinde kalbi daha farklı çarpar, sevinç ve heyecan tüm bedenini kuşatırdı. Onu gördüğünde dizlerinin bağı çözülür,  hele kahramanı elini tuttuğunda bulutların üzerinde peri masallarındaki gibi hissederdi. Aylar geçtikçe bu aşk tutkuya dönüştü. Çevre onların sevgilerini konuşur olmuş; bir o kadar da kıskananlar, aralarını bozmaya çalışanlar olmuştu. Ama onları ayıracak tek şey ölümdü. Bir gün Selda,  salkım salkım henüz olgunlaşmamış üzümlerin, tahtadan yapılmış büyük bir asmadan sarktığı her zamanki buluşma yerlerinde, hayatının en güzel teklifini almıştı. Mesut, asmanın altında güneşin de yansıması ile zümrüt yeşili ve mavi karışımı olan Selda’nın gözlerinin içine bakarak:

-Cennet gözlüm! Benimle evlenir misin? Diye sorar sormaz, Selda, ellerini göğsünde kavuşturup sevinçle:

-Canımsın! Evet! Tabi ki evet! Sonsuza kadar evet!

Öyle bir sarıldılar ki birbirlerine, bu artık âşıkların sarılması gibi değil, birbirlerine adanmışlık sarılmasıydı. İkisi de sevinçten hüngür hüngür ağladı.  Mesut, ellerinin arasına aldığı Selda’nın yanaklarını okşayarak süzülen gözyaşlarını sildi:

-Göreceksin bak gülüm, çok mutlu olacağız. Senin gibi çağla yeşili gözlü tatlı mı tatlı çocuklarımız olacak bıdık bıdık yürüyecek, yuvamızda koşturup oynayacaklar, mutlu bir aile olacağız.

Dillere destan bir düğünle muratlarına erdiler. Haftalar, aylar, yıllar geçmişti. Tam beş yıl oldu evleneli ama hala çok istedikleri çocukları bir türlü olmuyordu. Gitmedikleri doktor ve sağlık merkezi; uygulamadıkları tedavi yöntemi kalmamıştı. Mesut, yorucu geçen tarım işlerinden o sabah erken kalkamamıştı. Gözlerini ovuşturarak henüz uyanmaya çalışıyordu ki, bahçeden inlemeye benzer sesler geldiğini fark etti. Hışım ile dış kapıya koştu, ölse de asla tahmin edemeyeceği bir manzarayla karşılaşmıştı. Buz kesildi, Selda, üstü başı parçalanmış bir halde avludaki kuyunun başında diz çökmüş, kafasını kuyunun içine doğru sarkıtmış çığlık çığlığa ağlıyordu.

-Neden olmuyor Allah’ım neden! Bizim de başkaları gibi istediğimiz olmuyor, çok şey istemiyorum senden, kokusunu içime çekeceğim, öpüp bağrıma basıp sımsıkı sarılacağım bir evlat neden olmuyor. Diyerek artık kendini kuyunun içine bırakmaya hazırlanıyordu. Mesut şoka girmiş, hayal mi görüyor yoksa bir rüyada mı durumu tam netleştirememişti. Birkaç saniyelik sersemlikten sonra sert bir poyraz yüzüne çarpınca kendine gelmesiyle Selda’nın üzerine atlaması bir oldu.

-Selda hayır! Yapma, delirdin mi? Ne yapıyorsun? Diyerek yere sadece basılı kalan sol ayağını yakalamış ve bir çırpıda bedenini kavrayarak O’nu bu durumdan çekip almıştı.

-Aşkım delirdin mi sen? Ne bu hal? Ne yapmak istiyorsun! Bana bunu nasıl yaparsın, beni hiç düşünmedin mi? diye çıkıştıktan sonra sıkıca sarıldı.

Selda’nın başını okşuyor ve öpücükler konduruyordu. 

-Hatırlamıyor musun evlilik teklif ettiğim günü? Birbirimizi ne olursa olsun sevecektik, ikimiz varsak gerisi hiçbir zaman sorun olmayacaktı. Sakın bir daha kalkışma böyle bir şeye hakkımı helal etmem!

-Sen benim hayattaki biricik varlığımsın, can yoldaşımsın, her şey bir yana sen bir yanasın gülüm, bırakalım oluruna, biz birbirimize yeteriz kısmet inancı olan insanlarız öyle değil mi? diyerek teselli etmeye çalıştı karısını. Selda şuursuzca bir müddet baktıktan sonra O’ da Mesut’a sarıldı. Elleriyle yanaklarını sımsıkı tutarak ağlamaya başladı. Aslında kocasına hiç kıyamıyordu ona yüreğini vermişti bir kere ama yaşadığı depresyon…

-Elimde değildi, nasıl oldu anlamadım, sürekli kâbuslar görüyorum, bebeğimiz oluyor ama eli kanlı biri gelip yavrumuzu bizden zorla alıyor. Sonra çığlık çığlığa sırılsıklam terle uyanıyorum. Bunlara tahammülüm kalmamıştı. Mesut, seni çok seviyorum sadece anne diyecek bir evlat istiyorum hepsi bu. Mesut da sevdiğinin yanaklarını okşayarak:

-Merak etme gülüm, bir gün o da olacak ama önce bana sen lazımsın. Dedi.

 Günler geçtikçe Selda, bazen hiçbir şey yokmuş gibi iyi; bazen tanınmaz bir halde hırçın biri oluyordu.  Mesut, henüz askerliğini yapmamıştı, evlenecekleri zaman daha üniversite eğitimine devam ediyordu. Öyle bir sevdaya kapıldılar ki, aşklarına ve kavuşma arzularına hiçbir eksiklik hatta hiçbir zorluk mâni olamamıştı. Hayatın gerçek yüzünü görecek durumları yoktu. Zaman geçtikçe zorluklar, özellikle maddi imkânsızlıklar başlamış, bazen kiralarını ödeyemez durumlara düşmüşlerdi. Çünkü Mesut aldığı eğitim ve kazandığı donanımlar yönünde, girdiği sayısız ve kazandığı birçok sınav sonucunda hak ettiği bir işe yerleşememişti. Bunun en büyük nedeni toplumda kanser gibi yayılmış ve asla değişmeyecek, adamcılık, kayırmacılıktı. Buna rağmen Mesut elinden geleni yapar, nerde olursa çalışır; ekmeğini çıkartmak için çabalardı.  Bir gün Selda:

-Ne olacak bu halimiz böyle, nereye kadar çekeceğim bu hayatı? Artık yeter, bıktım! gibi lafları söylemeye başlamıştı. Mesut, şaşkın bir halde dinliyor ama kafasına her söz birer balyoz gibi iniyordu. İkisi de ne yaptıklarının farkında olmadan birbirlerine hiddetle bağırıp çağırmaya başlamışlardı ki kulakları çınlatan şiddetli bir ses! Selda yere yuvarlanmış yüzükoyun ellerini yüzüne kapatarak hıçkırıklara boğulmuştu. Mesut ayarsız bir tokat atmıştı ama Selda’yı bu şekilde görünce içi sızladı pişmanlık duygusu ile birlikte acıyarak eğildi başını okşamaya çalışırken, gözleri kan çanağı gibi olmuş Selda, beklenmedik bir hareketle elinin tersiyle Mesut’un elini geriye fırlattı ve:

-Defol! Defol git bırak beni! diyerek kendini kaybedip, çığlıklar atarak ağlamaya başladı. Bu olay her ikisine de çok zor gelmişti, bir ay kadar konuşmadılar ilk defa birbirilerine böylesine hakaret etmişler ama çok pişman olmuşlardı. Her ikisi de kendine gelince bir bahaneyle yolunu bulup konuşmayı sarılmayı hayal ediyorlardı.

 Artık, ayrılık zamanı gelmişti. Mesut’un tecili bitmiş, Vatani görevini yapması için gitmesi gereken zaman gelmişti. İstanbul Tuzla Piyade Okulu Z.M.A Eğitim bölüğüne teslim olmak üzere kalkacak aracı beklemeye başladılar.  Selda, otobüsün kalkacağı saati beklerken için için ağlıyordu. Bir yandan son kavgalarından sonra hala birbirilerine doya doya sarılamamışlar bir yandan da bu hasrete hiç mi hiç hazır değillerdi. Son yaşadıklarından sonra, aslında ne kadar büyük bir aşkla birbirlerine bağlı olduklarını itiraf edememişlerdi.  Belki biraz gururdu, belki de ilk hareketi karşındakinden beklemekti ama ne olursa olsun birbirlerine doyamamışlardı.  Muavin:

-Yolcu kalmasın! Herkes yerini alsın, diyerek o beklenmeyen anı duyurmuştu. Birbirlerine son kez baktılar, yüreklerindeki sessiz çığlıklara dayanamadılar. O günden sonra ilk defa sarmaş dolaş oldular ama sebebi iç burkuyordu ayrılık vardı ucunda.  Nihayet ağlayarak birbirlerine sarıldılar. Muavin:

-Araç sizi bekliyor lütfen bekletmeyin artık, dedi.  Etten kemik ayrılacaktı. Nasıl bekletmesinlerdi.

-Gülüm seni çok seviyorum, kendine çok iyi bak. Bu da gelip geçecek üzülme sakın! Hakkını helal et!

-Ah! Nasıl dayanırım nasıl beklerim bilemiyorum ki sana çok kızgınım ama sensiz nasıl yaparım! diyerek hıçkırıklardan sözünü güçlükle tamamladı. Mesut, üzerinde tonlarca yük varmış gibi ayakta duracak hali yokken yerine bin bir güçlükle oturdu.  Başını cama dayadı, sevdiğine bakıyordu, kendini sıkıyordu biricik gülü ağladığını görmesin istiyordu ama dayanamadı sesli ağlamaya başladı. Selda iki elini yanaklarına koymuş gözyaşlarını silmeye yetiştiremiyordu. Araç hareket etti, son bir öpücük atıp el sallamaya başladığı sırada kendini kaybetti ve olduğu yere yığılıp kaldı.

Mesut birliğine teslim olmuş, verilen kamuflaj, kep ve gerekli ihtiyaçlarını kucağına alarak yönlendirildikçe hayatında hiç görmediği yerlerde heyecan ve korkuyla denileni yapıyordu.  Nasıl geçerdi bu zor günler, ‘’Allah’ım yardım et’’ diye içinden geçirirken kalabalık bir koğuşa gitmesi için emir aldı. Yürümeye başlamıştı ki tam o sırada:

-Koşarak! Koşarak kız gibi yürüme, koşsana ulan! Diye alışık olmadığı bir talimat alınca, başını sesin geldiği yere çevirdi. Hiddetlendi ama bir anda etrafını emir verenin arkadaşları sarıverdi, türlü hakaretlerle üstünlük kurmaya çalıştıkları belliydi. Bunlar oranın usta askerleriydi. Neyse ki rütbeli Bir komutan duruma hâkim oldu ve Mesut’un koğuşuna gitmesini sağladı. Mesut askerliğin çok zor geçeceğinin farkındaydı.  Hele daha başlamadan yaşadığı olay ‘’bitmez bu askerlik’’ demesine neden oldu. Ranzasına oturdu, kepine nefte dikmesi gerekiyordu. İç dünyasındaki yas, hüzün, şaşkınlık, derken tutamadı kendini ağlamaya başladı, sevdiğini düşünüyordu. ‘’Allah’ım bana güç ver, ben ne yapacağım!’’ diyerek elindeki işi bir türlü beceremiyordu. Bir el omzuna dokundu ve ranzada yanına oturup elinden kepini aldı nefteyi de dikerek tekrar geri uzattı.

-Üzülme arkadaşım! Öyle ya da böyle geçecek bunlar, adım Kenan! Memleket neresi? diyerek teskin etmeye çalıştı ve ömürlük can dostu olmanın temellerini atmış oldu. Mesut Kenan ile badi oldu, bir de aynı bölükte Oktay isminde kendi memleketinden çocukluk arkadaşıyla karşılaşınca biraz olsun içi ferahladı, günleri daha rahat geçmeye başladı.

Günler geçtikçe Selda yalnızlığın ve hasretin acısını kaldıramaz olmuştu. Her gece ağlamaktan gözleri çökmüş, artık yorgun ve dirençsiz kalmış bedeni belli belirsiz uykuya dalsa da hep aynı kâbusu görmekten aklını kaybetmek üzereydi.  Yok! Böyle olmayacaktı, yaşamasının anlamı olmadığını düşünmeye başlamıştı. Kararını vermişti, o gün bir yolunu bulacak bu acıya son verecekti.

Sabah yoklamasından sonra eğitime çıkacaklarken Mesut’un bölük yazıcı odasına çağrıldığı anons duyuldu. Mesut, endişeli ve ürkek tavırlarla odanın kapısında tekmilini verip beklerken komutanı:

-Telefonun var oğlum bekle şimdi tekrar arayacaklar.

-Emredersiniz komutanım. ‘’Acaba kimdi, burayı arayacak kadar önemli miydi ki? Hem de sabahın bu saatinde…’’  Içinden düşüncelere kapıldı, çok korkmuştu. ‘’Hayırdır inşallah’’ dediği sırada telefon geldi. Memleketten evden arıyorlar diyerek komutanı telefonu Mesut’a uzattı. Elleri titreyen Mesut, ahizeyi kulağına zorlukla koyabildi. Karşısındaki ses, çığlıklarla ağlıyordu. Mesut buz gibi donakalmış, benzi solmuştu. Bağırış çağırış meseleyi tam anlayamadığı sırada karşı ses netleşmeye başlamıştı ve bu karısı Selda’nın ta kendisiydi.

-Mesut şu anda şaşkın durumdayım aşkım, oldu! Oldu! Sonunda oldu! İnanamıyorum müjde! Mesut! Bebeğimiz olacak.  Dediği duyulduktan sonra Selda yine hıçkırıklara boğuldu.  Mesut:

-Ne! Diyebildi ve dizlerinin bağı çözüldü. Bulunduğu yere yığılıp kaldı. Komutanı bir problem olduğunu sandı.  Baygın halde duran Mesut’u kendine getirdikten sonra Mesut ilk şoku atlattı, karısına:

-Selda orda mısın? Aşkım canım benim! Sana demiştim, bir gün bu da olacak demiştim. Bir tanem! Seni çok seviyorum.  Şükürler olsun…  Selda, O gün kendi acısına son vermeye düşündüğü sırada eczaneden aldığı test gözüne ilişti, son kez denemeye karar vermişti ki çıkan pozitif sonucu sonrasında dünyası aydınlanmış, hemen soluğu hastanede almış bir kez daha test yaptırmıştı ve sonuç doğruydu. Tedaviler fayda vermişti, Mesut’a müjdeyi verdi. Beklediği, istediği an gelmişti, artık başka bir Selda vardı, hayata sımsıkı tutunmuş umutla bakan içi içine sığmayan, gülümsemesiyle tekrar kendini bulan Selda… Her şey sanki yeni başlıyordu.

 Tarih: 22.08.2010 Mesut, usta birliğinde 30 Ağustos Zafer Bayramı hazırlıkları sırasında art arda sıralanmış Z.M:A araçları ile şehirde gösteri geçişindeyken, bölük komutanınca araçlar arası iletişimden bir anons duydu.

-Bütün araçların dikkatine! Şimdi aldığım haber üzerine aramızda bulunan ikinci takım ikinci araç şoförü Tekirdağlı Mesut Sever’in ikiz babası olduğunu öğrenmiş bulunmaktayım. Tören provamızın yeni babamız olan Mesut Sever için yapılması hususunda bütün araçların tertip almasını istiyorum.

Mesut bunu duyunca gözyaşlarına hâkim olamadı, araç telsizlerinden ‘’anlaşıldı tamam!” cevap anonsları duyuldukça yaşadığı duyguyu anlatamazdı. Şükretti, yerinde duramıyordu bir an önce görmek istiyordu. İzni de kalmamıştı ama komutanları ona her türlü yardımı esirgemediler, prova biter bitmez iznini alıp memleket yoluna düştü. Ertesi gün evindeydi. Aman Allah’ım! Evde düğün bayram havası var. Hemen istirahatta bulunan Selda’nın bulunduğu odaya koştu. O an cennete girdiğini düşündü. Masum, nurlu yüzlü iki kız bebekleri, yavruları yanında dünyanın en güzel annesini görünce sarıldı, öptü kokladı. Yavrularını kucağına aldı, kokularını içine çekti. Çennet kokusu vardı. Kaderleri değişmişti. Allah’ın lütfuydu bu. Mucize gibiydi. İki gün izin alabilmişti ve izninin ikinci gününde birliğinden telefon geldi. Mesut’a yeni görev yeri tebliğ edilmişti, birliği sınır dışına görevlendirilmiş, Mesut’un dönmesi gerektiği söylenmişti. Bunu duyunca çok üzülmüştü. Nasıl ayrılacaktı yavrularından, eşinden? vatan borcu mecburdu, yeni görevini kimseye söylemedi. Ertesi gün yola çıkmak için tekrar ayrılık mekânı otogara gittiler. Ama bu sefer dünyanın en tatlı iki tane masum mu masum cennet kokan evlatları da vardı. Onlardan ayrılmak çok zordu. Gözyaşları sel olmuştu, diğer yolcular ve etraftakiler de kendini tutamamış bu ayrılığın acısına ortak olmuşlar, ağlamaktan kendilerini alamamışlardı.  

Selda çok mutluydu bebekleri altı aylık olduğunda tam sevilecek dünyanın en sevimli şeyleri olmuşlardı. Selda için günler çok güzel geçiyordu bebekleri ile meşgul olmak ona büyük bir keyif veriyordu. Artık her şey yolundaydı. Mesut yeni görev yerinde yaklaşık altı aydır hizmetine devam ediyordu telefondan sevdiğinin ve bebeklerinin sesini duymak ona güç veriyordu. Teskeresine bir hafta kaldığı için heyecandan yerinde duramıyordu.

Sabaha karşı 04:00 sularında Mesut’un bulunduğu tabura hain teröristlerce pusu kurulmuş, yoğun bir saldırı başlamıştı. Mesut fırladığı gibi kendini bir sipere attı ve arkadaşlarıyla saldırıyı püskürtmeye çalıştı. Komutanları hemen bulundukları yeri terk etmesini emretmişti ki o esnada şiddetli bir gürültü… Her tarafı toz toprak, duman ve yanık kokusu kaplamıştı. Saldırı püskürtülmüştü. Sabahın aydınlığıyla birlikte, Mesut bir bacağı eksik tanınmaz bir halde bulundu. Boynunda iki kız isminin yazılı olduğu bir nazar boncuğu sapasağlam duruyordu.  Arkadaşları, ‘’daha yeni baba olmuştu.’’ deyip ağlayarak başına toplandı, Mesut şehit düşmüştü.

Selda, eşinin son günlerini sevinçle heyecanla sayıyordu. Artık ona kavuşacağı gün gelmişti. Hava almak için balkona çıktığında, evlerinin önünde askerler komutanlar araçlar ambulansın olduğu ve bir arabada al bayrağa sarılmış bir tabut ilişti gözüne. Anlam veremiyordu burada ne işleri vardı. Aşağı çağrıldı kapıyı açar açmaz düşünmek istemediği durum kendisine rütbeli bir asker tarafından bildirilince Selda, ağıtlarla, çığlıklarla ağlayarak tabuta sarıldı. Başına kıyamet kopmuştu, olamazdı, nasıl olabilirdi böyle bir şey.

-Mesuut! Hayır, hayır bu sen olamazsın böyle gelemezsin, yavrularımız sana doyamadı, biz sana doyamadık diye feryatlar çığlıklar… Yer yerinden oynamıştı. Bu acıya nasıl dayanabilirdi?  Sağlıkçıların yaptığı iğnelerle güçlükle sakinleşebiliyor, biraz kendine gelince yine bayılıyordu.  

Biricik kocası yavrularının babası defnedildikten sonra Selda yavrularının varlığından aldığı güçle her gün eşini ziyarete gitti kızları ne olduğunu tam anlayamıyordu. Bazen onlara anlamasalar da “Babanız cennete gitti, bize oradan bakıyor el sallıyor” diyerek acısını yüreğine gömüp kızlarını bu duruma alıştırmaya çalışıyordu. Hayatında hep bir tarafı eksik kalmıştı yaşadığı onca çile ve acının sonunda yaşam kaynakları biricik kızları vardı.  Evinin direği yoktu artık ama kızları için dimdik güçlü durmak zorundaydı. Şükür ki önceki gibi kendi yaşamına son vermeyi bir çözüm olarak görmüyordu.  

Bir iş buldu çalışmaya başladı. Çocuklarının rızkı için, onları hayata hazırlamak için perişan durumda, bin bir zorluğa göğüs geriyordu.  Azmiyle, kocasının aşıladığı sabırla ve kızlarının verdiği güçle, işinde sorumlu bir yönetici olmuş fakat kendisinin asla bilemeyeceği, patronların gizlice yaptığı, işyerinin girdiği birtakım usulsüzlükler yüzünden, Selda da sorumlu tutulmuş ve gözaltına alınmıştı. Bu da mı gelecekti başına, nasıl bir adaletti bu, kocası şehit düşeli daha bir yıl olmadan, yeni yeni yürümeye ve konuşmaya başlayan kızları varken… Her şeyi sinesine çekmişti ama kızlarından bu şekilde ayrı olmaya, hiçbir fikri ve etkisi olmadığı bir durum yüzünden hayatında varlığından haberi olmadığı nezarette ne işi vardı. Günler geçtikçe krizlere ağlama nöbetlerine girmeye başlamıştı, kızlarının kokusu ve onların tatlı masum yüzleri aklına geldikçe kafasını duvarlara vurup krize giriyor bayılıyordu.

Duruşmaya çıkacağı gün gelmişti. Allah biliyordu hiçbir suçu yoktu bu vicdan rahatlığıyla mübaşirin ismini haykırdığını duydu. Hâkimin karşısında yerini aldı, gözünü bir yere sabitlemiş yumruklarını sımsıkı yapmıştı. Hâkim:

-Adın, soyadın? dedi. Gözlerini bir an bile ayırmadığı, hâkimin arkasındaki ‘’Adalet Mülkün Temelidir’’ yazısına bakarak yüksek ve kararlı bir sesle:

-Adım, Anne!  Soyadım, yine Anne! Dedi.

YORUM EKLE